top of page

Kamu İhalesiyle Büyümek: Bir KOBİ'nin EKAP'ta Öğrendikleri

  • Yazarın fotoğrafı: Enver E. Usanmaz
    Enver E. Usanmaz
  • 2 gün önce
  • 6 dakikada okunur

İlk teklif dosyamı hazırladığım geceyi hatırlıyorum. Masada bir yığın çıktı, ekranda EKAP açık, ben de "bir belgeyi eksik koyarsam her şey biter" geriliminde, gece yarısına kadar aynı listeyi dördüncü kez kontrol ediyorum. Ertesi gün zarf açıldığında öğrendim ki gerilimim boşuna değilmiş ama korkularımın çoğu yanlış yere yönelmişmiş. O günden bu yana YEDİYİRMİDÖRT olarak birçok ihaleye girdik; geçiş kontrol sistemleri, turnikeler, kartlı ve QR'lı geçiş çözümleri, PDKS kurulumları için Gençlik ve Spor İl Müdürlüklerinden üniversitelere, yurtlara kadar farklı kurumlarla çalıştık. Bu yazı, o süreçte defterime not ettiklerimin derli toplu hali. Ders vermek için değil, "keşke biri bana baştan anlatsaydı" dediğim şeyleri paylaşmak için yazıyorum.

Dışarıdan görünen ile içeriden yaşanan

Kamu ihalesi denince dışarıdaki yaygın kanı bellidir: "Orası ahbap çavuş işi, tanıdığın yoksa girme." Ben de bu önyargının tamamen dışında değildim açıkçası. İçine girince gördüğüm tablo daha sıkıcı ama daha adil: süreç büyük oranda evrak ve prosedür üzerinden yürüyor. EKAP üzerinden ilan edilen bir açık ihalede kim ne teklif vermiş, hangi belgeler istenmiş, sonuç ne olmuş; hepsi kayıt altında. Yanlış anlaşılmasın, sistemin kusursuz olduğunu söylemiyorum. Ama küçük bir firmanın, sırf işini düzgün yapıp evrakını eksiksiz hazırladığı için büyük firmaların önünde iş aldığını kendi gözlerimle defalarca gördüm. Benim için asıl sürpriz buydu.

İkinci önyargı da şuydu: "Kamu işi demek, ödemesi sürünen iş demek." Burada gerçek biraz daha karışık. Süreçler özel sektöre göre daha yavaş işleyebiliyor, muayene kabul aşamaları zaman alabiliyor; ama sözleşmesi düzgün yapılmış, işi şartnameye uygun teslim edilmiş bir kamu işinin ödemesi de bir kurala bağlı. Belirsizlik, çoğu zaman özel sektörde "abi hallederiz" diyen müşteriden daha az. Nakit akışını buna göre planlamayı öğrendikten sonra bu konu benim için korku olmaktan çıktı, hesaplanabilir bir değişken haline geldi.

Açık ihale mi, doğrudan temin mi?

Bu ikisinin farkını ilk başta ben de tam oturtamamıştım, o yüzden en pratik dilimle anlatayım. Açık ihale, kurumun ihtiyacını EKAP üzerinden herkese ilan ettiği, isteyen her isteklinin şartları sağlayarak teklif verdiği yöntem. Süreç uzun, belge yükü ağır, rekabet sert; ama iş hacmi de genelde büyük. Doğrudan temin ise belli parasal limitlerin altındaki alımlar için kurumun daha hızlı hareket edebildiği bir yol: kurum piyasadan fiyat toplar, uygun gördüğü firmadan alımı yapar. Bizim işimizde ikisi de var. Bir yurdun tek giriş noktasına iki turnike ve okuyucu takılacaksa bu çoğu zaman doğrudan temin konusudur; bir üniversitenin bütün kampüsüne geçiş kontrol altyapısı kurulacaksa açık ihaleye çıkılır.

İki yöntemin ritmi de birbirinden farklı. Açık ihalede takvim uzundur: ilan çıkar, dokümanı indirirsiniz, sorularınızı yazarsınız, teklifinizi hazırlarsınız, zarflar açılır, değerlendirme yapılır, itiraz süreleri işler ve sözleşmeye kadar haftalar geçer. Doğrudan teminde ise bazen kurumdan öğleden önce gelen bir fiyat talebine aynı gün cevap vermeniz beklenir. Bu yüzden iki ayrı kas geliştirmeniz gerekiyor: açık ihale için sabır ve dosya disiplini, doğrudan temin için hız ve güncel fiyat hakimiyeti. Elinizde standart ürünlerinizin güncel maliyet tablosu hazır değilse, doğrudan temin fırsatları siz hesap yaparken kaçar gider.

Küçük firmalara samimi tavsiyem, doğrudan temini küçümsememeleri. Bizim ilk kamu tecrübelerimiz doğrudan teminle oldu ve bu işler iki şey kazandırdı: kurumlarla çalışma pratiği ve iş bitirme kayıtları. Doğrudan teminde kurumun sizi tanıması, işinizi zamanında ve temiz teslim ettiğinizi görmesi, ileride açılan büyük ihalelerde doğrudan avantaj sağlamaz; ama size özgüven, referans ve en önemlisi iş deneyim belgesi kazandırır. Açık ihale liginde oynamak isteyen bir KOBİ için doğrudan temin, hazırlık kampı gibidir.

Teknik şartname aslında bir metin değil, bir sınav kâğıdı

Sektörüm gereği şartnamelerin teknik kısmıyla çok haşır neşirim ve zamanla şunu öğrendim: teknik şartname baştan sona okunacak bir metin değil, satır satır cevaplanacak bir sınav kâğıdıdır. "Turnike gövdesi 304 kalite paslanmaz çelik olacaktır" cümlesi size sıradan bir detay gibi görünebilir; ama teklif ettiğiniz ürün 201 kalite çelikse ve muayene komisyonu bunu fark ederse, işi teslim edememekle karşı karşıya kalırsınız. Ben her şartnameyi elimde kalemle okurum; her maddenin karşısına "sağlıyoruz", "sağlamıyoruz", "sorulacak" diye not düşerim. "Sorulacak" notları önemlidir, çünkü ihale sürecinde kuruma yazılı açıklama talebinde bulunma hakkınız var ve bunu kullanan firma sayısı şaşırtıcı derecede az.

Bunu pahalı bir derse yaklaşarak öğrendim. Bir keresinde şartnamede geçen tek bir entegrasyon maddesini "standart iştir, hallederiz" diye üstünkörü geçmiştik; kurumun mevcut yazılımıyla bizim önerdiğimiz sistemin konuşması, teslim aşamasında tahmin ettiğimizden çok daha fazla mesaimizi aldı. İş bitti, kurum memnun kaldı ama o işten aklımda kalan hesap şuydu: teklif aşamasında yarım saatlik dikkatli okumayla görülebilecek bir detay, teslim aşamasında günlerce çalışmaya dönüşebiliyor. O günden beri firmadaki kural net: hiçbir maddeye "hallederiz" notu düşülmez; ya "sağlıyoruz" yazılır ya da nasıl sağlanacağı bir cümleyle açıklanır.

Şartname okumanın bir de görünmeyen tarafı var: bazı şartnameler belli bir ürünü tarif eder gibi yazılmıştır. Bunu fark etmeyi de zamanla öğreniyorsunuz. Bir okuyucunun ekran boyutundan protokol detayına kadar tek bir markanın kataloğuyla birebir örtüşen maddeler gördüğünüzde, o ihalede işinizin zor olduğunu bilirsiniz. Böyle durumlarda da itiraz mekanizmaları var; rekabeti engelleyen maddeler için zeyilname talep edilebiliyor. Her zaman sonuç alınmıyor ama sistemin içinde bu kanalların var olması bile, dışarıdan bakanın sandığından daha işler bir yapı olduğunu gösteriyor.

Belge yükü gerçek, ama düşman değil

Gelelim herkesin şikayet ettiği konuya: evrak. Evet, yük gerçek. İş deneyim belgesi, geçici teminat, imza sirküleri, ticaret sicil bilgileri, yeterlilik belgeleri, teklif mektubu, birim fiyat cetvelleri... İlk ihalemde bu listeye bakıp "bu kadar belgeyi kim topluyor" dediğimi hatırlıyorum. Ama birkaç ihaleden sonra şunu fark ettim: belgelerin çok büyük kısmı her ihalede aynı. Yani bu bir kere kurulan, sonra sadece güncellenen bir sistem. Biz firmada bunun için standart bir ihale klasörü yapısı oluşturduk; hangi belgenin geçerlilik süresi ne zaman doluyor, hangisi noterden yenilenecek, hepsi takvimde. Bugün bir ihaleye hazırlanmak bizim için günler değil saatler meselesi.

Bu düzenin bir yan faydası da şu: evrak stresi ortadan kalkınca, kalan enerji asıl önemli yere, işin teknik ve ticari değerlendirmesine gidiyor. İlk ihalelerimde vaktimin çoğu "belge tamam mı" paniğine gidiyordu; şimdi aynı vakit "bu iş bize uygun mu, hangi fiyatla uygun" sorusuna gidiyor. Evrakta ustalaşmak, aslında düşünmeye vakit açmakmış; bunu geç anladım.

İş deneyim belgesi konusunda özel bir parantez açmak isterim, çünkü yeni başlayan firmaların en çok takıldığı eşik bu. Birçok açık ihalede, teklif bedelinin belli bir oranı kadar iş deneyimi istenir ve hiç kamu işi yapmamış firma için bu bir kısır döngü gibi görünür: iş almak için deneyim belgesi lazım, deneyim belgesi için iş almak lazım. Çıkış yolu, yukarıda dediğim gibi küçükten başlamak; ayrıca özel sektöre yaptığınız işleri de belli şartlarla belgelendirebiliyorsunuz. Geçici teminat ise ciddiyetinizi gösteren bir mekanizma; teminat mektubunu bankayla ilişkinizi düzgün kurarak veya nakit blokeyle çözüyorsunuz. Bunların hiçbiri aşılmaz değil, sadece planlama istiyor.

Fiyat verme disiplini ve kaybetmeyi sindirmek

İhalede fiyat vermek, zamanla bir disipline dönüşmesi gereken bir iş. İlk zamanlarda insan iki hataya açık oluyor: ya "bu işi ne olursa olsun alacağım" hırsıyla zararına fiyat veriyor, ya da "nasılsa kazanamayız" rehavetiyle şişkin teklif yazıp rekabetin dışında kalıyor. İkisini de yaşadım. Şimdi her ihale için aynı tabloyu kurarım: malzeme maliyeti, işçilik, nakliye, montaj süresi, garanti dönemi riski, teminat maliyeti ve işin bize katacağı referans değeri. Bu son kalem önemli; bazı işler kâr için değil, kapı açtığı için girilmeye değerdir. Ama o kararı hırsla değil, tabloya bakarak veriyorsanız sorun yok. Zararına iş almanın kamu tarafında ayrı bir tehlikesi de var: sözleşme imzaladıktan sonra "yapamıyorum" demenin bedeli, teminatınızın gelir kaydedilmesinden yasaklılığa kadar gidebiliyor. Yani yanlış fiyat, kaybedilen ihaleden çok daha pahalıya patlar.

Fiyat disiplininin bir parçası da işin sözleşme sonrası hayatını baştan hesaba katmak. İhale kazanmakla iş bitmiyor; asıl iş orada başlıyor. Muayene kabul komisyonu şartnamedeki her maddeyi teslimatta tek tek kontrol eder ve etmelidir de. Montaj tarihine yetişmeyen bir ürün, tedarikçinizin "haftaya kesin" deyip geçirdiği üç hafta, garanti döneminde gece yarısı çalan arıza telefonu; bunların hepsinin bir maliyeti var ve bu maliyet teklif tablosunda kendine satır bulamıyorsa, kâr ettiğinizi sandığınız işten zararla çıkarsınız. Biz artık her teklifte "işler ters giderse" payını açıkça hesaplıyoruz. Kulağa karamsarlık gibi geliyor ama aslında tam tersi; bu pay sayesinde işler ters gittiğinde panik yapmadan çözüyoruz.

Kaybetmeye gelince: normaldir. Bunu içselleştirmek zaman aldı. Üzerinde günlerce çalıştığınız bir dosyanın, zarf açıldığında yüzde birkaçlık farkla ikinci kaldığını görmek can yakıyor. Ama zamanla her kaybedilen ihalenin bir veri olduğunu anladım. Kim kazanmış, hangi fiyata kazanmış, bizim fiyatımızla arasında ne varmış; bunların hepsi bir sonraki teklifin girdisi. Kazanma oranınız yüzde yüz olacak diye bir kural yok; olmaması da sağlıklı, çünkü her ihaleyi kazanıyorsanız muhtemelen sürekli olması gerekenden ucuza çalışıyorsunuz demektir.

İhale takibini yapay zekâya devretmek

Son dönemde işleyişimizi en çok değiştiren şey, ihale takibini otomatikleştirmek oldu. Eskiden EKAP'ta ilanları elle tarardım; günün belirsiz bir saatinde aklıma geldikçe bakar, bazen bizim işimize birebir uyan bir ilanı günler sonra fark ederdim. Doğrudan temin duyurularında bu daha da kritik, çünkü süreler kısa; geç fark ettiğiniz bir alım, hiç fark etmediğiniz alımla aynı kapıya çıkıyor. Şimdi her sabah bir yapay zekâ ajanı benim yerime taramayı yapıyor: bizim iş alanımızla ilgili anahtar kelimelere göre yeni ilanları süzüyor, ilgili olanları özetleyip TickTick'te görev olarak karşıma koyuyor. Ben güne başladığımda, "bugün hangi ihalelere bakmalıyım" sorusunun cevabı hazır oluyor.

Bunun kazandırdığı şey sadece zaman değil, sistematiklik. İnsan elle tararken yoruluyor, atlıyor, erteliyor. Otomasyon ertelemiyor. Ve ilginç bir yan etkisi oldu: karşıma daha fazla ilan çıkınca, hangi işlere girmeyeceğimizi de daha net görmeye başladım. Fırsat bolluğu, seçicilik disiplini getirdi. Bu kurulumun detaylarını üretkenlik sistemimi anlattığım ayrı bir yazıda paylaşıyorum; ama şu kadarını söyleyeyim, teknik bilgisi orta düzeyde olan bir KOBİ sahibinin bile bugün bu tür bir otomasyonu kurması, birkaç yıl öncesine göre kıyaslanamayacak kadar kolay.

Kapanış yerine

Kamu ihalesi, dışarıdan bakınca yüksek duvarlı bir kale gibi görünüyor; içine girince duvarların çoğunun aslında evrak klasörlerinden yapıldığını anlıyorsunuz. Sabırla, düzenle ve dürüst işçilikle o klasörler dost oluyor. Bugün hâlâ her zarf açılışında içim kıpır kıpır oluyor, hâlâ kaybettiğimde canım sıkılıyor, hâlâ her şartnameyi elimde kalemle okuyorum. Değişen tek şey, artık bu sürecin öğrenilebilir bir zanaat olduğunu bilmem. Eğer siz de küçük bir firma olarak bu dünyaya girmeyi düşünüyor ama çekiniyorsanız, benim tavsiyem küçük bir doğrudan teminle suya girmeniz. Su, dışarıdan göründüğü kadar soğuk değil. Sorularınız olursa yorumlarda ya da sosyal medyada yazın; bildiğim kadarını saklamadan anlatırım.

 
 
 

Yorumlar


ABONE OL

Haberler ve güncellemeler için kaydolun.

© 2026, Enver Usanmaz. Wix.com ile oluşturuldu.

bottom of page